Ah, ne çok korkuyorsun. Yok olmaktan korkuyorsun. Hem de çok. Belki de tüm derdin bu. Üstelik buna karşı çok basit bir strateji üretiyorsun: Tek başıma var olamıyorsam eğer herkeste biraz var olabilirim. Önce duygular, sonra anılar ve belki de son olarak ruhundan ufak parçalar başka birinin hayatında var olmaya başlıyor. Kendini kendi hayatın üzerinden dürüstçe ve cesurca var edemediğinde başka hayatlarda var etmeye başlıyorsun. Başta her şey çok güzel gidiyor. Hele bir de emanetine gözün gibi bakılıyorsa. Tabii bu karşılıklı bir eylem. Sana da başka bir ruh parçası hediye ediliyor. Bir başka yüzün gülümsemesi oluyorsun. Bir başkası da sana gözlerini hediye ediyor. Öyle ki bazen aynaya bile onun gözlerinden bakıyor, kendini onun gözlerinden algılıyorsun. Varlığın o kadar ayrışıyor. Geçmişler, gelecekler, hayaller karışıyor. Bireyliğin ikiliğe çıkıyor. Sanki vücudundan binlerce bağ çıkıyor ve emanetçine bağlanıyor; artık bağlardan bahsedemez oluyorsun. Onlar ancak birbirine bağımlı düğümler olabilir.

Sonra mı?

Sonra, hani o başlangıçtaki korku var ya, onun hâlâ orada olduğunu fark ediyorsun. Sapasağlam. Hatta daha güçlü; çünkü başkalaşıyor, gizleniyor. Sanıyorsun ki ruh parçanı emanet ettiğin insanı kaybetmekten korkuyorsun; çünkü o çok değerli; çünkü o çok seviliyor; çünkü o çok önemli. Fakat nedense ilk ondan vazgeçiyorsun; hem de eline geçen ilk fırsatta… Sonra değerler, sevgiler, önemler sorgulanmaya başlanıyor. Çünkü bir yandan, artık başkasında var olmaya dayanamıyorsun. Bu zayıflık ve kırılganlıkla başa çıkamıyorsun. Her an emanet ettiklerine ihanet edileceği korkusuyla yaşamaya dayanamıyorsun. İşte o zaman da tüm emanetlerini hışımla geri alıp arkana dahi bakmadan koşup uzaklaşıyorsun, hâlâ yüreğindeki aynı korkuyla: Onsuz tek başıma var olabilecek miyim?

Sonra mı?

Sonra bir de arkada kalanlar oluyor. Sende var olmaya alışmış olanlar. Ya da emanetin sahibi sen olsan bile geri alınırken kendisinden çalınmış gibi hissedecekler var. Amaçsız kalanlar var. Çünkü o emanet üzerinde ne çok emekleri var. Onlar da korkuyor. Aynı yolun yoldaşısınız sonuçta. O da başkasında var olmaya ve başkasıyla var olmaya alışmış. Kendisini “yokmuş” gibi hissediyor. Sanki bir hayat parçasında eksilmiş gibi. Bir yanı kırık oluyor işte. Öfkeyle patlayan duyguların altında da bu kırgınlık yatıyor işte.

Sonra mı?

Sonra bir keşif var. Varlığın başkalarında değilken kendini keşfettiğin anlar var; merak var; zenginlik var; güç var; varlığına duyduğun şükran var; ana duyduğun şükran var; çünkü saf kendini hissedebildiğin bir boşluk var; kendini sevmeye yaklaştığın bir deneyim var; affetmek var; sadece “var olduğu” için sevmelerin var.

Sonra mı?

Sonrasını bilmiyorum. Diyorlar ki kendini her halinle sevince bir başkasını da sadece “var olduğu” için sevebilirsin. Hem de çok seversin. Düğümler çözülür de bağlar sabit kalır. Kendi hayallerini yaşarken onun hayallerini gerçekleştirmesinden keyif duyarsın. Orta yollarda buluşursun ama önünü kesmezsin. El ele yürürsün. Çok seversin diyorlar işte. Sevelim o halde…

Sonra mı? Sonrası yok artık. Şimdi var! Heyecanla…

Billur Bektaş

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/sonra-mi/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/sonra-mi/" data-text="Sonra mı?" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/sonra-mi/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> <div class="socialicons s4plusone" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="g-plusone" data-size="tall" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/sonra-mi/"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p><a href="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2016/05/58624_446912001590_4125200_n1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5790" title="58624_446912001590_4125200_n" src="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2016/05/58624_446912001590_4125200_n1-300x232.jpg" alt="" width="300" height="232" /></a>Billur 1994 yılında hayata gözlerini açtı. Saint-Joseph lisesini severek bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümüne kendi tercihiyle geçiş yaptı. Kendi bölümü biyolojiye ve bilime duyduğu ilginin yanında psikoloji, biyoenerji, psiko-kinesyoloji, bireysel gelişim, felsefe, edebiyat ve resim sanatı gibi alanlarda kendisini merakla geliştiriyor. Bambaşka dünyalara ait gibi gözüken bu alanların özünde gösterdiği paralellikten etkilenerek profesyonel anlamda bilimle spritüelliği barıştırmak istiyor. İlkokul çağında teyzesinin aldığı yarı değerli taşların şifalarını keşfederek başlayan yolculuğunda izlediği fantastik filmlerdeki “sihir”in derinlerde hep gerçek olduğuna inanıyordu. Ortaokul çağında annesinin rehberliğinde hayatına giren Kuantum ve Çekim Yasası kavramlarıyla artık bu “sihir”in gerçek olduğunu biliyor. Bu bilinçle kendisini gelişime cesaretle açarak kendi dünyasını genişletirken Dünya’da fark yaratmak istiyor. “Umut içimizdeki potansiyelin göz kırpışıdır.” sözüyle Nil Gün’den aldığı ilhamla dünyada “bir şeylerin” değişiminin içimizdeki minik umut tohumlarının yeşermesiyle başlayacağına inanıyor. Karanlığın içinde yanan mumları herkese göstermek istiyor. İşte bu yüzden kendi yazılarında “Benim umudum var!” diyor.</p>