Sevgili Okur,

Nasılsın? Ben bulut gibi nezle oldum. Başımı kaldıramıyorum. Burada, ABD’nin Portland kentinde durumuma alerji diyorlar. Kan çanağı gözlerime, çeşme gibi akan burnuma tıkadığım mendilime bakan, kolumun altına saklamaya çalıştığım hapşırık nöbetlerimi duyan herkes “Aaa alerjin mi coştu?” diye soruyor. Ben hiç anlamıyorum. Hiç alerjim olmadı ki şu hayatta. Şimdi durup dururken neye alerji olacağım? Alerji dediğin çileğe, polene, kedi tüyüne karşı olan bir şey değil miydi? İstanbul’un tozuna bulanırken canavar kesilen ben, hijyenik, organik Portland’a gelince mi alerji olacak bir şey buldum yani?

Neyse, sevgili okur senin anlayacağın burnum kadar aklım da tıkalı. Bugün sana şuradan buradan yazacak gibi görünüyorum. Daha baştan affola. Anladığın üzere biz Portland’a vardık. İki haftayı bulacak neredeyse. Ben –alerjiden önce- kronik vatan hasreti buhranımı yaşayıp hayatı bizim Bey’in burnundan fitil fitil getirdim. İnsan gurbete düşünce dünyanın en leziz kahvesinin tadını bile alamıyor. Bu kadar geziyorsun, hâlâ mı hasrete alışamadın diye sorabilirsin şimdi bana. Yok hiç alışamadım. Yaşlandıkça korkarım hasretin şiddeti de artıyor.

Buhran boyunca Ece Temelkuran’ın Devir kitabını okudum. Aman ne iyi geldi! Ne güzel kitap, ne ince, ne içli… Çocukluğum ışığıyla, sesiyle, kokusu ve dokusuyla geri geldi. Flannery O’Connor “Çocukluğundan canlı çıkmayı başaran herkesin elinde hayatının sonuna kadar yazılabilecek malzeme vardır,” demiş. Devir’i okurken aklıma o geldi. Devir’i okurken aklıma bir dolu şey geldi. Sonra gittim, Bey’e verdiğim kitaplıktaki bütün kitaplar bitmeden yenisini almak yok sözüne rağmen bir de Flannery O’Connor kitabı aldım. Modern Amerikan edebiyatının en ünlü yazarlarından bir tanesi olan kadıncağız meğerse otuz dokuz (39!) yaşında ölmüş. Bütün o kitapları kırkından önce yazmış yani. Kıskançlık mı gıpta mı ne, öyle bir şeyler hissettim.

Bu arada telefonum şarkıları potpuri yapıp yapıp sunuyordu. Kim ne zaman o şarkıları benim telefona doldurmuş bilmiyorum ama Erol Evgin’ler, Bir Başkadır Benim Memleketimler filan çaldı durdu, ben kanepede, elimde Devir, kulağımda kulaklıklarımla Yeni Dünya’dan kanatlanıp uzaklaşmaya çalışırken.

Derken dün akşam eve dönüyorduk. Hava berbat burada. Benim Margaret Atwood sıcakları dediğim sıcaklar kavuruyor ortalığı. Bizim Bey’e anlattım, sana da anlatayım. Atwood’un yakın gelecekte geçen romanları vardır. Orada hava sıcak ve nemlidir ama güneş hiç görülmez. Sema çeliğimsi bir maviye kesmiştir, renkler solmuştur. Atmosfer basıncını göğüs kafesinde hisseder insan. İşte geldiğimizden beri Portland’da hava öyle Atwoodvari bir baskıyla üzerime üzerime geliyor.

Neyse bu havadan biraz kaçalım, denizi, tuzu koklayalım diye dün günübirliğine okyanus kıyısına gittik. (Benim “alerjim” de orada başladı işte.) Dönüşte bizim aşağı caddeden ıslıklar, çığlıklar, alkışlar geliyordu, merak ettik, gidip baktık. Bir de ne görelim okur! Gece vakti cadde trafiğe kapatılmış, yokuş aşağı binlerce (evet evet binlerce) insan çırılçıplak bisiklete biniyorlar! Kadın, erkek, genç, yaşlı, çoluk çocuk hep beraber bisikletlerine ışıklar, kornalar takmışlar, analarından doğdukları gibi yokuş aşağı salmışlar kendilerini. Kaldırım kenarına sıralanmış halk da onlara ıslık çalıyor, konfeti atıyor!

Eşcinsellere evlenme hakkı dün ABD Anayasa Mahkemesi tarafından onaylandı ya, onu (ve aşkı ve vücudu ve zevki) kutlamak amacıyla on bin (evet, bugün haberlerde söylediler, sayıyla 10.000 kişi dün gece çıplak poposunu bisiklet selesine yerleştirmiş) Portland evladı şehrin bir numaralı simgesi olan bisikletlerine atlamışlar turluyorlar.
Ben galiba hiç bu kadar çok çıplak insanı bir arada görmemiştim. Hani hamamda kadınları, San Francisco plajlarında aileleri görmüştüm, bir defa da Antalya’daki Sundance Kamp’a Almanya’dan nudist bir grup gelmişti, onlar dere tepe çırılçıplak geziyorlardı da mutfağın Mardinli çalışanları neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Ama nereden baksan işte topu topu on kişiyi kamusal alanda çıplak görmüşümdür. Çıplakların on bini birden hem de bisiklet üzerinde önünden akıp geçerken önce bir şaşa kalıyorsun ama o kadar çabuk alışıyorsun ki, öyle sıcak bir yaz gecesi kendi üzerinde bir kumaş parçası bulunması saçma gelmeye başlıyor. Ben en çok gözümün çıplaklığa ne kadar çabuk alıştığına şaşırdım.

Bir arkadaşım İstanbul trafiğinde sıkışmış bir arabanın arka koltuğunda bebeğine süt verirken yanından geçen arabadaki erkeklerin nasıl cama yapıştığını anlatmıştı. Bazıları daha yakından görmek için geri vitese takarken, bazıları da şerit değiştiriyormuş… Ucu bebeğin ağzında bir tane meme görmek için hepsi… İnsan gözünün çıplaklığa alışma süresini bilseler kim bilir nasıl şaşırırdı onlar da!

Ah mahrumiyet, sen insana neler yaptırırsın!

İstanbul’daki Eşcinsel Onur Yürüyüşü’nün kapanış eğlenceleri sırasında polis Tünel Meydanındaki kalabalığa saldırmış. Şimdi twitter’dan gördüm. “İbneler hepiniz öleceksiniz” diye bağırıyorlarmış -yine twitter’da okuduklarıma göre. Daha yeni de iftar açmışlar. İnsan oruç sırasında bir sakinleşiyor oysa ki, birlik beraberlik, sevgi, şefkat hisleri güçleniyor. Tuttuğumdan biliyorum, sahiden ulvi bir kimyasal salgılıyor insanın beyni oruç sırasında. O ulvi salgıdan saldırıya geçmek için nelerden mahrum kalması gerek acaba insanın? Belki onların da yedikleri bir şeye alerjileri mi var? İftarı başka bir yerde mi açsalar?

Bir anı… Sene 1996. Yüksek lisans öğrencisi olmuşuz. Bir şeyler bildiğimiz varsayılıyor. Ya da biz öyle olduğunu varsayıyoruz. Nilüfer Göle’nin bir ucunda oturduğu masanın etrafında toplaşmışız. (Şimdi hafızam bana bir oyun yapıp o masayı bana ortaokuldaki Ev Ekonomisi derslerini yaptığımız masa olarak sunuyor. Ne işi var Nilüfer Göle’nin Ev Ekonomisi odamızda yahu? Hafıza işte, rüyadan hallice.) Toplumun dışlanmış kesimleri üzerine konuşuyoruz. Benim saçlarım kıpkırmızı, Cihangir’de kızlı erkekli bir evde yaşıyorum ya kendimi “marjinal” hissediyorum ne demekse… Neyse o zaman diyorum ki: “Hocam, bence eşcinselleri, travestileri, transseksüelleri çalışmalıyız.” “Neden?” diye soruyor Nilüfer Göle. “Onları çalışınca toplumun dinamiklerine dair önemli şeyler mi bulacağız yoksa bu senin kişisel merakın mı Defne?” Ya yanlış cevap verirsem heyecanımdan soruyu tam anlayamadığım için hocamı tatmin etmeyen bir şeyler geveliyorum ağzımda. Ama soru peşimi bırakmıyor. Evet, bu toplumdaki eşcinselleri, transları kendi öznelliklerini kuruş biçimlerinden tutun da son yirmi yıl içinde kamusal alanda tırnakları ile tırmalayarak geldikleri yere kadar çok çeşitli konuda araştırarak bu toplumun altında fokurdayan dinamikler hakkında çok söz söylemek mümkün.

Ah şimdi o masada oturmak vardı! Benim Nilüfer Göle’nin masasında oturduğum zamanlarda İstiklal Caddesi’nde Onur Yürüyüşü yapılabileceği, o zamanlar karanlık bir pasajda toplanan Lamda teşkilatının boynu bükük üyelerinin bir gün ellerinde asalar, ayaklarında topuklular ile başları dik, yüzlerinde gurur ifadesi ile sokaklarda yürüyebilmesi, İstiklal Caddesi’nden on bin kişinin çırılçıplak bisikletle geçmesi kadar akıllara durgun veren bir hayaldi.
Şimdi o mastır masalarında oturan ve “Bir Amerika’ya bakın, bir de bize bakın” diye feryat eden yirmilik “marjinaller” de canım ülkemde yirmi yıl içinde çok yollar alınmış olduğunu bilsinler isterim.

Aman sevgili okur, dedim ya bu akşam aklım yerinde değil. Oradan oraya savruluyor. Vatan hasreti, kulaklığımdan içeri sızan Bir Başkadır Benim Memleketim, Devir’in kanadı kırık kuğuları filan derken nerelere geldim. Alerjime ver, gözünü seveyim.

Sevgi ve hasretle kucaklıyorum,

Uzaklardaki dostun

Defne

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/tum-ciplakligiyla/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/tum-ciplakligiyla/" data-text="Tüm Çıplaklığıyla&#8230;" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/tum-ciplakligiyla/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>İstanbul doğumlu yazar, Hatha Yoga öğrencisi ve eğitmeni, sosyolog, Prof. Macit Gökberk’in ilk torunu ve tanıdığı veya tanımadığı pek çok kişi için ilham kaynağı olan, kendini belli bir coğrafyaya ait hissetmeyen bir dünya vatandaşı. Defne Suman&#8217;ın, insan doğasına olan ilgisi ve insanın derinliklerini keşfetme ihtiyacı, onu, Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü&#8217;nde yüksek lisans eğitimini tamamlamaya kadar getirdi. Bir adım ötede Amerika&#8217;nın prestijli bir üniversitesinde doktora yapmak yatarken, o yeni bir yol seçerek akademisyenliği bırakıp yola çıktı. </p> <p>2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek Zhander Remete’nin rehberliğinde yoga öğreniyor ve öğretiyor. Atina, İstanbul ve Oregon’da soluklanıyor. Çocukluk yıllarından beri okuma ve yazma ile haşır neşir olan Defne on üç yaşından sonra yazılarını gözlerden uzak tutmaya karar verdi. Okur ile buluşması ise maneviyatın izinde iç dünyasını keşfettiği yıllarına denk gelir. Kendi deyimiyle “üzerine sinmiş tecrübelerin merceğinden bakıp da gördüğü insana, topluma, yaşama dair” yazıyor. En büyük ilham kaynağı sahici olana karşı duyduğu merak ve başlıca tatmin alanı da hakikati ifade etmenin insanları birbirine bağlayan eşsiz tabiatı.</p> <p>İlk kitabı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/mavi-orman/" target="_blank">Mavi Orman</a> Şubat 2011’de Kuraldışı yayınevinden çıktı. Mavi Orman&#8217;ı, 2013&#8217;te ilk romanı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/saklambac/" target="_blank">Saklambaç</a> izledi ve Yunanistan’da ve Türkiye’de aynı anda çıkacak olan yeni romanı Emanet Zaman ise tarihin bambaşka bir penceresinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki İzmir’inden yine insana bakıyor, bütün sevinçleri, kederleri ve çaresizliği içinde insanı anlamaya çalışıyor.</p>