Haftalardır “organik ürün” sektöründeki kontrolsüzlüğü, kontrolün imkânsıza yakın oluşunu anlatıyorum. Gerçek üreticilerden onlarca teşekkür geliyor. Sizlerden onlarca teşekkür geliyor.

Elbette itirazlar da geliyor. Listeleri gönderirken başlarına yazdığım o yazılar binlerce mail adresinde dolanıyor. Posta kutum tam altı kez kilitlendi geçen hafta. Gelen ilginç mail’leri paylaşmaya ne yerim, ne zamanım yeter…

Geçen pazar günü Hürriyet gazetesinin pazar ilavesinde küçük bir röportajım yayımlandı. Rahatsız olanların sayısı bir hayli arttı. Doğru yolda olduğumu bir kez daha gördüm böylece. Ne mutlu… Nazilli’den Aydın’a, bununla da yetinmeyerek Başbakanlığa kadar beni şikâyet eden bu sevgili sektör temsilcileri sayesinde tanışmadığım kamu görevlisi kalmadı. Yoruldum, bunaldım. Sanal dünyada tekzip yazıları dolanmaya başladı. Güldüm geçtim.

Sonra ilginç bir şey oldu. Haftalardır yazdığımı özetleyen, doğrulayan, onaylayan bir posta aldım. Hem de en büyük organik tarım sertifikasyon kuruluşlarının birinin yetkilisinden. İstesem böyle şey denk gelmezdi sanırım. İyi niyetli, yaptığı işe inanmış genç bir sorumlu müdür tarafından yazılmış bu postayı yetkilinin …adını birazcık kısaltarak noktasına, virgülüne dokunmadan [aktarmayı] uygun gördüm. “Biz sertifikayı veririz, sonra üreticiyi kendi vicdanı ile baş başa bırakırız” benzeri bir tümceyi kendi gözleriniz ile görebileceğiniz bu postayı baştan sona okumanızı isterim. Sertifika sayesinde devlet desteği alıp o para ile kimyasal ilaç satın alan üreticilerin anlatıldığı bölüm de ilginizi çekebilir.

Organik tarım sertifikası almış 500.000 hektar tarım alanı ve iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar sertifikasyon kuruluşu var bu ülkede. Tahminim 200-250 genç çalışan… Sistem böyle işliyor. Bu postayı yayınlamam etiğe sığar mı bilmem. Çok çalışan, çok uğraşan, doğru olanı yapmak için uğraşan ve doğru bildiğini de söylemekten çekinmeyen bir kadını yerden yere vurmak ne kadar etik ise bu da o kadar etik diye düşündüm en son.

Ben her seferinde gönderdiklerimin hiçbir özelliği olmadığını söyledim. Özellik sayılır mı bilmem, tek farkları ”gerçek” olmaları. Geçtiğimiz hafta ilk üç günde kabağımız, barbunyamız ve börülcemiz bitti. Yetmedi, yetemedi. Kâğıtlara ”kusura bakmayın” yazmaktan elleri ağrıdı paketleyen kızların. Tüm Türkiye’yi beslemek gibi bir niyetimiz yok çok şükür. Olamaz da, komik olur. Gidip sağdan soldan toplayıp ”benim ürünüm” diye gönderecek halim de yok. İki senelik maceramızda yüzlerce insanın kolilerinden ”elma yetmedi”, ”domates bitti”, ”pırasa kalmadı” notları çıktı. Normali bu çünkü… Barbunyayı günde elli kilogram dökecek kadar diktim. Elli beş kilo talep gelince yetmiyor. Bana ”sizi mail grubumuz ile paylaşabilir miyim?” diye soran herkese nazikçe ”Hayır” dedim. ”Yetişemeyiz, sonra size de rezil oluruz” yazdım. Benden bu kadar korkulacağını hiç tahmin etmemiştim. Organik ürün sektöründe bir telaş, bir gürültü koptu ki sormayın. Şimdi benim de içimde büyük bir merak… Önümüzdeki haftalarda İstanbul’daki annemi ziyarete geleceğim. Pazarları denetleyen yetkin sivil toplum örgütlerini yakından görmek isterim. Kaç ton ürün sergi tezgâhlarında duruyor, kaç ürün kontrol laboratuarlarına gidiyor? Hemen o gün satış yapılırken mi geliyor bu sonuçlar acaba?

Ya da belki şu soruya bir yanıt bulurum: ”Sağ eldeki sertifika ile sol eldeki ürün arasında ilişki kurabilecek bir mekanizma var mı sahiden?”

 

Merhaba Pınar Hanım,

Öncelikle kendimi tanıtayım: İsmim Ü. Ç.  Ziraat mühendisiyim, organik tarımda kontrol ve sertifikasyon hizmetleri veren bir şirketin hasbelkader Türkiye sorumluluğunu yürütmeye çalışıyorum. Hürriyet Pazar ekinde yayımlanan, çiftliğinizin tanıtıldığı yazıyı okudum. Ayrıca sitenizde de sertifikalı üretim ile ilgili düşüncelerinizi de paylaşmışsınız, bunları da okudum. Sitenizde, Doğal Yaşama Dönüş’ün şu son cümlesini okumuş olmasam, babanızın ismine olan saygımdan ve yaşadığınız onca acıdan dolayı, düşüncelerinizin çoğuna katılmadığımı dahi paylaşmayacaktım sizinle: “Ege’nin köy ürünleri: zaten yüz yıllardır organik.”

Ama bu işin içerisinde yer aldığım yıllar boyunca artık adım gibi emin olduğum şu cümleyi kullanmayı tercih ediyorum; Yalnız Ege’nin değil yurdumun pek çok köşesinin ürünleri yüz yıllardır organik… idi!

Fuarlarda pek çok insan geliyor bizlere “Ben organik tarım yapmak istiyorum, nasıl sertifika alabilirim?” diye sormak için. Gelen pek çok insana öncelikle ne için sertifika almak istediğini soruyorum. Ve sizin pazarlama yönteminizi uygulayan, yani küçük alanlarda ürettikleri ürünleri eşine dostuna satan insanlara da, “Şayet alıcılarınız size güveniyor ve ürünlerinizi tüketiyorsa bize zaten ihtiyacınız yok, bu yalnızca sizin maliyetinizi arttırır, gidin üretmeye ve paylaşmaya devam edin; ama bir gün biri, ‘Ürünüm organik’ dediğinizde, ‘Ne belli!’ diyecek olursa, işte o zaman bize gelirsiniz” diyorum.

Artık, kullandığı zehri “Zaten kendim yemeyeceğim, satmak için yetiştiriyorum” diye açıklayan bir köylü modelinin de yaşadığı bir ülkede yaşıyoruz. Bir başka üretici modelimiz de yalnızca kendi tüketeceği ürüne dahi kimyasal kullananlar. Daha dün kontrolden gelen arkadaşımın pantolonu parçalanmıştı, o yüzyıllardır organik ürünler üreten Ege köylüsünün kimyasal kullandığı incir bahçesine numune almak için tırmanmaya çalışırken. Günümüzde kimyasal kullanımı o kadar yoğun ki ülkemizde, Mayıs ayında konvansiyonel elma üreticileri altıncı ilaçlamayı yapıyorlardı fındık büyüklüğüne ulaşmış elmalara. Fındık üreticileri havalar izin vermediği için bu sene fındığa ilaç kullanamamaktan dert yanıyorlardı geçen ay. Tahıl üreticileri parasızlık nedeniyle kimyasal gübre kullanamadıklarını devletten alacakları organik tarım desteğiyle gübre alabileceklerini söylüyorlardı bir başka trajikomik denetimde.

Yayımlanan röportajınızda işi büyütmeyi düşünmediğinizi de söylemişsiniz. Tam da bu noktada çocuklarına sağlıklı ürünler yedirmek için çaba harcayan, endişe taşıyan annelere seçenek olarak ne bıraktığınızı sormak istiyorum size, hepsinin tüketim ihtiyaçlarını karşılayabilecek misiniz? İnsanlara seçenek olarak seçeneksizliği bırakmak fazla acımasızlık olmamış mı sizce de?

Denetim sırasında üreticilere sık sık söylediğim bir söz vardır; “Bizler bekçi değiliz sizin tarlanızda yatıp kalkmıyoruz, niyetiniz kötü ise şayet, ben şu kapıdan çıktıktan sonra bildiğinizi okursunuz ve yakalanıncaya kadar da maalesef insanların sırtından para kazanabilirsiniz ama bu kazandığınız, başka insanların kanserli hastalarına, henüz bebek yaştaki çocuklarına yedirecekleri ürünlerden kazandığınız para olacak bunu sakın unutmayın. Bu nedenle sizi öncelikle kendi vicdanınız denetlemeli.”

Size, organik sektörü, denetim sisteminin nasıl işlediğini vs. vs. anlatacak yahut yazdıklarınızı tekzip edecek değilim. Ama röportajınızda belirttiğiniz şu nokta çok önemli: “Organik meyve ve sebzeyle ilgili o kadar çok sahtekârlık var ki… Organik, sağlıklı diye çıkarıyorlar, bir sertifika alıyorlar. Sonra bir daha kontrol eden olmuyor. Gerçekte nasıl üretiliyor fikriniz yok!”

Organik ürünlere dair bu genellemeye ihtiyacınız var mıydı gerçekten? Ya da bu genellemeyi yaparken, gerçekten namusuyla bu sektörün içerisinde yer alan üreticiye vermiş olabileceğiniz ekonomik zarar beklediğiniz faydayı sağlamanıza yardımcı olmuştur umarım.

Sizi de kendi vicdanınız ile baş başa bırakırken, çalışmalarınızın ve başarılarınızın devamını dilerim.

Saygılarımla
Ü. Ç

 

Not: Pınar Kaftancıoğlu’nun bu yazısı 16 Ağustos 2010 tarihinde yazılmıştır. Burada sözü geçen röportaj, Hürriyet gazetesinde yayımlanmış olan eski tarihli röportajdır. Gerek röportajın içeriği gerekse Kaftancıoğlu’nun yaptığı açıklamalara gelen tepkiler bugün yaşananlarla neredeyse birebir örtüşmekte olduğundan eski tarihli bu yazı güncelliğini korumaktadır.

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/ureticinin-vicdani/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/ureticinin-vicdani/" data-text="Üreticinin Vicdanı" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/ureticinin-vicdani/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p>