Üzüntü bizi sıkça yoklayan ama hakkında fazla kafa yormadığımız bir duygu. Bir şeylerin kaybını idrak ettiğimiz anda bilincimize çıkan bir duygu. Hüzün ve kederin akrabası ama onlardan farklı. Neresi farklı diyecek olursanız, bedende hissedildiği yeri farklı derim. Başka ince farkları da vardır elbet. Süresi, şiddeti, çıkış sebepleri, geçiş noktası. Hüzün ve keder bedende daha geniş bir alan kaplarlarken (fikrimce) üzüntü onlara göre daha ufak bir bölgede cereyan ediyor. Belki de bu sebepten dolayı onu akrabaları hüzün ve keder kadar ciddiye alamıyor, hakkında şarkılar düzüp, şiirler yazmıyoruz. Daha basit bir şey üzüntü; daha günlük, daha alelade. Cereyan ettiği alan da pek dar zaten…

Belki hüzün ve keder sadece daha teferruatlı değil aynı zamanda daha aşina duygular, durumlardır. Üzüntüye üvey evlat muamelesi yapmamız biraz da onu doğru dürüst tanımayışımızdan kaynaklanıyordur belki. Üzüntü belirir belirmez onu geçirmeye, yok etmeye, “iyileştirmeye” öyle odaklıyız ki kendisiyle doğru dürüst tanışamıyoruz bile. Daha aşina olduğumuz duygular var: Mesela endişe ve öfke. Bunlar üzüntüyü baş gösterdiği yerde kışkışlamak için görevlendirdiğimiz, bize korumalık yapan duygular bence.

Bir örnek vereyim:

İki gece önce fazla hızlı çiğnediğim sebzeler ve oldum olası hazmedemediğim beyaz pilavdan (“Sen Çinli misin ki sindirim sisteminin pirinci hazmetmesini bekliyorsun!” demişti bir kez Hocam) oluşan akşam yemeğim sonrasında mide kramplarıyla iki büklüm kıvranıyordum. Ağzımdan nefes alıyorum, karnımı gevşetiyorum, ovalıyorum; yok, hiç bir şey işe yaramıyor. Kramplar soluğumu kesiyor; öyle fenayım. Tek istediğim sırtüstü yatıp karnıma Digest Zen (sindirimi sağlayan mucizevî bir yağ karışımı) masajı yapmak. Ama gelin görün ki dışarıdayız. Sebze ve pilavı bir lokantada yemişiz, eve dönmek gerek.

Eşim MS (multiple sclerosis) hastalığı yüzünden yürüyemiyor, son beş yıldır tekerlekli sandalye ile hareket ediyor. O kramplı halimle onu arabaya, tekerlekli sandalyeyi bagaja yerleştirdim. İnleye inleye eve sürdüm. Sonra yine tekerlekli sandalyeyi, arkasından bizim Bey’i arabadan çıkardım. Beraber dairemize girdik. Kendimi hemen yatağa atacağım. Olmadı. Bey’in bir kaç başka şey için de bana ihtiyacı oldu. Tuvalete gitmesi, ayakkabılarını çıkarması filan gerekiyor ve normalde bütün bu işlerini benim yardımımla yapabiliyor. Her akşam yaptığım bu işler, o kramp anında birden gözümde müthiş büyüdü ve birden hiç beklemediğim bir üzüntü dalgasıyla sarsıldım. Günlük hayatın ve ilişkimizin parçası olarak gördüğüm hastalığı yüzünden yaşadığımız kayıpları hatırladım. Gözlerim doldu. Onu orada bırakıp yatak odasına geçtim, yatağa uzandım, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Ben çocukluğumdan beri çok ağlarım. Severim de ağlamayı. Rahatlatır, hatta güçlendirir beni akıttığım gözyaşları. Sırtüstü yattığım yerde birazcık ağladım, sonra baktım yavaş yavaş tanıdık bir duygu beni sarmalamaya başlıyor. Kim o? Öfke tabii ki. “Niye buradayız Allah aşkına?» diye soruyor tıslaya tıslaya, «Dünyanın bu ücra köşesinde bize yardım edecek kimimiz kimsemiz yok. Ne işimiz var bizim burada?» İç ses değil kocakarı mübarek, öyle söyleniyor!

O söylendikçe benim gözyaşlarım kuruyor ve hedefini bulmuş öfkem (bizim Bey)  oklarını bilemeye başlıyor. Tuvaletten kalkıp yanıma geldiği an başlayacağım fırlatmaya. Sırf o rahat ediyor diye dünyanın bu uzak köşesinde, ailelerimizin desteğinden mahrum yaşıyoruz. Yanlış ama o anda takan kim? Hep onun yüzünden. Tuvaletten gelmesini bile beklemeyeceğim. Şimdi hemen odadan banyoya bağıracağım. Dilimi iyice sivriltmiş suçlamayı odadan banyoya yollamak üzereyken, içimden bir ses  -ses de diyemeyeceğim, bir el- beni durdurdu.

«Bir dakika durur musun?” dedi yumuşak el/ses; «Sen biraz önce ağlıyordun hani…»

«Evet, ne olmuş?»

«Ne hissediyordun ağlarken?»

«Ağlıyordum çünkü burada her şeyi ben tek başıma yapmak zorundayım! Oysa…»

«Yok, yok, neden ağlıyordun demedim. Ne hissediyordun, diye sordum. Sebepleri düşünmeden önce, hangi duygu ile kendini yatağa atmıştın?»

«Ü-ü-üzgündüm.»

«Hımmm, peki şimdi? Öfkenin perdesini kenara çekecek olursak?»

«Hâlâ üzgünüm.»

«İzin verir misin?»

«Neye?»

«Üzüntüyü yaşamana, öfkeye, endişeye kaçmadan, üzüntüyü iyileştirmeye çalışmadan orada durmaya. Bir denemek ister misin?»

Bu benim için çok zor bir şey: Üzüntüye izin vermek. Bradshaw’ın Aile Kurallarını bir kısmınız duymuşsunuzdur belki. Hepimizin bilinçaltına ve davranışlarına sızmış bir takım aile kuralları var. Bir uzman tarafından mercek altına alınmadığımız takdirde kolay kolay kendi başımıza keşfedebileceğimiz kurallar değil bunlar. Bilincimizin altına, üstüne ince ince yerleşmiş kurallar. Kuşaklar boyunca ailemiz bu kuralları, değerleri ve inançları içselleştirmiş, dünyayı bu kuralları merceğinden algılamaya şartlanmış ve bunları fark etmeden sonraki kuşaklara geçirmiş.

Bradshaw’a göre en güçlü aile kuralları, insan olmaya ve hayatın anlamına dair ailemizden öğrendiğimiz değer yargılarıdır.

Anlamlı bir hayat yaşamak için insanlığa faydan dokunmalı!

Anlamlı bir hayat yaşamak için kendi mutluluğunu her şeyin üzerinde tutmalısın!

Anlamlı bir hayat yaşamak için başkalarının mutluluğunu her şeyin üzerinde tutmalısın!

Anlamlı bir hayat yaşamak için bir aile kurmalısın!

Anlamlı bir hayat yaşamak için ülken için canını vermeye hazır olmalısın!

Anlamlı bir hayat yaşamak için çalışıp, ekmeğini kazanmalısın!

Anlamlı bir hayat yaşamak için ailenin ne pahasına olursa olsun korumalısın!

Bu en temel aile kuralıdır. Hepiniz kendi inançlarınıza bakarak aile kuralınızı bulabilirsiniz. Yogada “karma kırmak” denen şey de işte bu kuşaklardır sorgulanmadan aktarılan aile kuralını keşfedip kendini ve sonraki kuşakları o kuraldan özgürleştirmek anlamına geliyor. Bu konuya da bir sonraki yazımda değineceğim.

Hayatın anlamına dair taşıdığımız temel aile kuralının yanı sıra, o temel kuraldan çıkarak dallanıp budaklanan başka aile kuralları da vardır. İşte bazıları:

  • Aileyi «dışarıya» karşı küçük düşürecek durumları «dışarıdan» gizleyeceğiz. (Ensest, aldatma, iflas, homoseksüellik konularını asla –kendi aralarında bile- konuşmayan ailelerin kuralı)
  • Bütünün devamı, bireyin mutluluğunun üstündedir. (Bütün ıstıraba rağmen boşanmayan karı-kocaların kuralı)
  • Ailenin onuru bireyin  hayatından daha değerlidir. (Oğullarını kız kardeşlerini öldürmeye kandıran ailelerin kuralı)

Ve daha küçük kurallar:

  • Öfke sadece babanın hakkıdır. Çocukların ve annenin öfkelenmesi yasaktır.
  • Çocukların aile kararlarında söz hakkı yoktur.
  • Çocukların konuşma hakkı yoktur.

Ve bunların yansıra:

  • Ailemiz sınırları içinde  Üzülmek Yasaktır.

 

Kulağa saçma gelen bu son kural çoğumuzun ailesinde geçerli aslında. Bizim ailede bu kural hâlâ geçerlidir mesela. Bilerek isteyerek yeniden üretmiyoruz bu kuralı; kendi ana-babamızdan takdir ve sevgi görmek için uyduğumuz, sonrasında içselleştirip en sonunda kendi çocuklarımıza aktardığımız bir inanç/davranış kalıbı bu. Bunca bolluk ve saadetin içine doğmuş bir çocuğun, hayatından şikâyet etmeye, ağlayıp sızlamaya ve üzülmeye hakkı yoktur! Allah’ın gücüne gider! Çocukken en çok da Allah’ı gücendirmekten korkardım. Özellikle çocuklar – ama genelde tüm aile fertleri- aile sofrasında neşeli, konuşkan, matrak «cıvıl cıvıl» olmalı, üzüntülerinden bir hamlede sıyrılmayı bilmelidir!

Bu tip bir ailede büyüdüyseniz büyük olasılıkla üzüntü denen duygu belirdiği anda bir diğer duyguyu tetikliyordur: Suçluluk duygusu. Suçluluk duygusu, adı üstünde bir suçlu gerektirir. Kendimizi suçluyorsak buradan endişe doğar.  Kendimizi suçlamıyorsak bir başka suçlu bulmamız icap eder. İlk hedefi bulduğumuz anda suçluluk duygusu yerini öfkeye bırakır; tıpkı benim sırtüstü yatarkenki halim gibi.

Öfke ya da endişe, üzüntüyü kışkışlasın diye salıverdiğimiz nispeten kolay, anlaşılır, aşina olduğumuz duygulardır. Aile içinde yasaklanmamışsa, sizi kolaylıkla yanlış yere yönlendirebilirler. Tuvalette oturan bizim Bey’in halini düşünün. Karın kramplarından mustarip karısı önce hıçkırıklara boğulup mekânı terk ediyor, iki dakika sonra da yan odadan saldırıya başlıyor. Ortada fol yok yumurta yokken –bir de yanlış yere- suçlanıyor adam. Niye? Çünkü karısı üzüntüyü tanımadığı gibi orada duramıyor. Kaçması gerek üzüntüden. Çünkü onun kafasında üzülmek yasaktır.

Öfkemi ona yönlendirip (“Senin yüzünden ben böyle kötü hissediyorum kendimi!”) saldırınca ben üzüntüyü yaşamaktan kaytarmış olacağım o kesin. Ama ilişkimize ne olacak? Çiftlerin başına sık gelen bir durumdur bu. Aramızda bir çatlak oluşacak. Onarmazsak ve başka saldırılarla derinleştirirsek günü geldiğinde ilişkimizi çat diye ikiye ayıracak bir çatlağa sebebiyet verecek benim hedefini şaşırmış öfkem.

Ama yok, işte öyle olmadı bu sefer. Ki karma kırmak (bir sonraki yazımızın konusu) böyle bir şey. O ses/el konuşunca (yogayla uyanan bir kaynaktan uzanıyor o el) ben bir durdum. Durdum çünkü biliyorum. Devam ettiğim Psikoloji eğitiminde Bradshaw’un Aile Kuralları konusunu yeni işledik ve her birimiz kendi aile kuralımızı keşfettiğimiz egzersizler yaptık. Benimki «Βu ailede üzülmek yasaktır. Takdir ve sevgi istiyorsanız aile meclislerimize üzüntülerinizden arınarak geliniz. » çıktı.

Bu bilgiyi daha yeni öğrenmiş olduğum için durdum. Kendimi öfkeden çekip üzüntünün merkezine geri taşıdım. Ve orada ne oldu biliyor musunuz? Arka planda çalışan ama çok alıştığınız için artık sizi ne kadar rahatsız ettiğini unuttuğunuz bir makine birden susunca bir sessizlik olur, bir huzur yayılır da “Oh be!” dersiniz ya… Hah, işte aynı öyle oldu. Öfkeden güç alan ses susunca, üzüntünün ortasında yatan ben, kendime acımadan, bir bilimkadını nidasıyla durumu banyodaki Bey’e rapor ettim:

«Çok üzgünüm.»

 

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/uzulmek-yasaktir/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/uzulmek-yasaktir/" data-text="Üzülmek Yasaktır" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/uzulmek-yasaktir/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>İstanbul doğumlu yazar, Hatha Yoga öğrencisi ve eğitmeni, sosyolog, Prof. Macit Gökberk’in ilk torunu ve tanıdığı veya tanımadığı pek çok kişi için ilham kaynağı olan, kendini belli bir coğrafyaya ait hissetmeyen bir dünya vatandaşı. Defne Suman&#8217;ın, insan doğasına olan ilgisi ve insanın derinliklerini keşfetme ihtiyacı, onu, Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü&#8217;nde yüksek lisans eğitimini tamamlamaya kadar getirdi. Bir adım ötede Amerika&#8217;nın prestijli bir üniversitesinde doktora yapmak yatarken, o yeni bir yol seçerek akademisyenliği bırakıp yola çıktı. </p> <p>2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek Zhander Remete’nin rehberliğinde yoga öğreniyor ve öğretiyor. Atina, İstanbul ve Oregon’da soluklanıyor. Çocukluk yıllarından beri okuma ve yazma ile haşır neşir olan Defne on üç yaşından sonra yazılarını gözlerden uzak tutmaya karar verdi. Okur ile buluşması ise maneviyatın izinde iç dünyasını keşfettiği yıllarına denk gelir. Kendi deyimiyle “üzerine sinmiş tecrübelerin merceğinden bakıp da gördüğü insana, topluma, yaşama dair” yazıyor. En büyük ilham kaynağı sahici olana karşı duyduğu merak ve başlıca tatmin alanı da hakikati ifade etmenin insanları birbirine bağlayan eşsiz tabiatı.</p> <p>İlk kitabı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/mavi-orman/" target="_blank">Mavi Orman</a> Şubat 2011’de Kuraldışı yayınevinden çıktı. Mavi Orman&#8217;ı, 2013&#8217;te ilk romanı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/saklambac/" target="_blank">Saklambaç</a> izledi ve Yunanistan’da ve Türkiye’de aynı anda çıkacak olan yeni romanı Emanet Zaman ise tarihin bambaşka bir penceresinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki İzmir’inden yine insana bakıyor, bütün sevinçleri, kederleri ve çaresizliği içinde insanı anlamaya çalışıyor.</p> <div class="tippy" data-title="Kimdir?" data-showheader="true" data-headertitle="Defne Suman" data-width="700" data-height="500" data-anchor="#tippy_tip0_5448_anchor"> &lt;div class=&quot;social4i&quot; style=&quot;height:82px;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;social4in&quot; style=&quot;height:82px;float: left;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;socialicons s4twitter&quot; style=&quot;float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px&quot;&gt;&lt;a href=&quot;https://twitter.com/share&quot; data-url=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/uzulmek-yasaktir/&quot; data-counturl=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/uzulmek-yasaktir/&quot; data-text=&quot;&Uuml;z&uuml;lmek Yasaktır&quot; class=&quot;twitter-share-button&quot; data-count=&quot;vertical&quot; data-via=&quot;&quot;&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt; &lt;div class=&quot;socialicons s4fblike&quot; style=&quot;float:left;margin-right: 10px;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;fb-like&quot; data-href=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/uzulmek-yasaktir/&quot; data-send=&quot;true&quot; data-layout=&quot;box_count&quot; data-width=&quot;55&quot; data-height=&quot;62&quot; data-show-faces=&quot;false&quot;&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;div style=&quot;clear:both&quot;&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;p&gt;İstanbul doğumlu yazar, Hatha Yoga &ouml;ğrencisi ve eğitmeni, sosyolog, Prof. Macit G&ouml;kberk&rsquo;in ilk torunu ve tanıdığı veya tanımadığı pek &ccedil;ok kişi i&ccedil;in ilham kaynağı olan, kendini belli bir coğrafyaya ait hissetmeyen bir d&uuml;nya vatandaşı. Defne Suman&amp;#8217;ın, insan doğasına olan ilgisi ve insanın derinliklerini keşfetme ihtiyacı, onu, Boğazi&ccedil;i &Uuml;niversitesi&rsquo;nde Sosyoloji B&ouml;l&uuml;m&uuml;&amp;#8217;nde y&uuml;ksek lisans eğitimini tamamlamaya kadar getirdi. Bir adım &ouml;tede Amerika&amp;#8217;nın prestijli bir &uuml;niversitesinde doktora yapmak yatarken, o yeni bir yol se&ccedil;erek akademisyenliği bırakıp yola &ccedil;ıktı. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;2003 yılından beri d&ouml;rt kıtada seyahat ederek Zhander Remete&rsquo;nin rehberliğinde yoga &ouml;ğreniyor ve &ouml;ğretiyor. Atina, İstanbul ve Oregon&rsquo;da soluklanıyor. &Ccedil;ocukluk yıllarından beri okuma ve yazma ile haşır neşir olan Defne on &uuml;&ccedil; yaşından sonra yazılarını g&ouml;zlerden uzak tutmaya karar verdi. Okur ile buluşması ise maneviyatın izinde i&ccedil; d&uuml;nyasını keşfettiği yıllarına denk gelir. Kendi deyimiyle &ldquo;&uuml;zerine sinmiş tecr&uuml;belerin merceğinden bakıp da g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; insana, topluma, yaşama dair&rdquo; yazıyor. En b&uuml;y&uuml;k ilham kaynağı sahici olana karşı duyduğu merak ve başlıca tatmin alanı da hakikati ifade etmenin insanları birbirine bağlayan eşsiz tabiatı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İlk kitabı &lt;a href=&quot;https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/mavi-orman/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Mavi Orman&lt;/a&gt; Şubat 2011&rsquo;de Kuraldışı yayınevinden &ccedil;ıktı. Mavi Orman&amp;#8217;ı, 2013&amp;#8217;te ilk romanı &lt;a href=&quot;https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/saklambac/&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;Saklamba&ccedil;&lt;/a&gt; izledi ve Yunanistan&rsquo;da ve T&uuml;rkiye&rsquo;de aynı anda &ccedil;ıkacak olan yeni romanı Emanet Zaman ise tarihin bambaşka bir penceresinden, Osmanlı İmparatorluğu&rsquo;nun son yıllarındaki İzmir&rsquo;inden yine insana bakıyor, b&uuml;t&uuml;n sevin&ccedil;leri, kederleri ve &ccedil;aresizliği i&ccedil;inde insanı anlamaya &ccedil;alışıyor.&lt;/p&gt; </div>