Bey iş gezisinden çok heyecanlı döndü. İş gezisi deyip de şimdi sizi şaşırtmayayım; mesleki eğitime gitmişti. Amerika’nın ortasında, kuş uçmaz kervan geçmez bir çölde yapılan beş günlük uluslararası bitki/çiçek özlü yağlarla şifa ve tedavi yöntemleri konferansına katıldı. Bizim Bey uzun zamandır bitki/çiçek özlü yağlar üzerine çalışıyor ve kendi MS hastalığı tedavisi için doktor kontrolünde doğal antibiyotiklerden oluşan bir yağ protokolü uyguluyor.

Beş gün boyunca sabah akşam moleküler biyoloji ve genetik üzerine çalışan bilim insanları ile hücre bazında tedavi uygulayan doktorların konuşmalarını dinlemiş; bitki ve çiçek özlerinin DNA içinde yarattıkları dönüşümü fotoğraflardan, filmlerden izlemiş ve öz yağları doğru şekilde kullanan insanların mucize kabilinden iyileşme hikâyelerini bizzat kendi ağızlarından duymuş, nasıl heyecanlı olmasın?

Evimize döndüğünde gözleri ışıl ışıl.

“Sen amma da güzelleşmişsin” diyorum. Heyecanla atılıp anlatıyor: “Yedi bin kişilik konferansta, bir görsen inanmazsın, herkes birbirinden güzel, birbirinden sağlıklıydı. O kadar kalabalık, tıkış tıkış sınıflar, salonlar bir kişinin bile aksırdığını, tıksırdığını duymadım. Üstelik çoğunluk güler yüzlü, anlayışlı, ufak tefek sorunları çabucak çözme taraftarı ve çok neşeliydi. Hele bir de çocukları görsen…”

“Αaa çocukları da mı getirmişler?”

“Οhooo, hem de ne çok çocuk getirmişler… Bir tanesi bile ağlayıp vızvızlanmadı. Hepsi sabırlı, sağlıklı, saygılı ve güler yüzlüydü. Ana babaları onları mümkün olduğunca kimyasallardan, ilaçlardan, gereksiz aşılardan uzak büyütmüşler. Konuşmacılardan biri, bir baba, dedi ki ‘Benim beş çocuğum var, birinin bile etine iğne girmedi; biri bile sentetik antibiyotik, kimyasal ağrı kesici kullanma ihtiyacını duymadı. Hepsi de domuz gibi sağlıklı maşallah. Dişleri hiç çürümedi.’ ”

“Aman nazar değmesin.”

Beraber tahtaya vurduk.

Doğal şifa yöntemlerinde insan, pasif ve tamir edilmesi gereken bir nesne olarak değil, aktif ve kendi sağlığından sorumlu bir birey olarak görülüyor. İki yüzyıl öncesine kadar binlerce yıl insanevladının birincil şifa yöntemi olarak görev yapmış bitkiler, çiçekler, otlar ve mineraller bugün “alternatif tıp” muamelesi görüyor. Neye göre alternatif? Kimyasal, sentetik, iyileştirmekten ziyade semptom gidermeye odaklı ilaç ve o ilaç endüstrisi etrafında şekillenen tıbbi pratiğe göre alternatif. (Bana organik ilaçlar değil, sentetik olanları “alternatif”miş gibi geldiği için bu yazıda alternatif tıp yerine, tabii şifa terimini kullanmayı tercih ediyorum.)

Tabii şifa anlayışında bireye kendi sağlığını koruması açısından çok iş düşüyor. “Ben şu sosisleri mideye indireyim, bu ilaç da benim kolesterolümü indirsin” zihniyetinin organik ilaçlardan sonuç almasına imkân yok. Bey’in gittiği konferansta dünyaca ünlü bilim insanları sadece hayat tarzının değil, aynı zamanda düşüncenin de sağlıklı hücre oluşumundaki rolünü anlatmışlar; olumlu düşünce ve sağlık arasındaki bağlantıyı üç boyutlu animasyonlarla göstermişler. Beden zihin birlikteliğinin sağlık açısından önemini vurgulamışlar.

Bedenin dengesini biz bozalım, ilaçlar düzeltsin mantığıyla sağlıklı yaşamlara kavuşmak mümkün değil. Oysa kimyasal ilaç endüstrisi tam da bu zihniyetten besleniyor. Siz makineyi bozun, biz tamir ederiz. Tamir ederken bir başka tarafını bozarız, sonra başka bir ürünümüzle onu da tamir ederiz. Evet bu böyle gider, gider, gider; ama siz de istediğiniz kadar bedenlerinizi zehirleyebilirsiniz biz arkanızda oldukça.

Bey şişe şişe yağları çantasından çıkarırken anlatıyor. Başın ağrırsa bunu alacaksın; kabızlıkta işe yarayan formül bu; kafan çok dağınıksa toparlamak için bundan yutacaksın; boğazın ağrırsa şununla gargara yapacaksın. Yemek masamızı kaplayan renkli etiketli şişeleri birer birer açıp kokluyorum neşeyle. Limon, portakal, kekik, lavanta, kişniş kokuları odaya yayılıyor.

“Sabahları da kahve yerine beş damla bundan yutacaksın.”

Pardon? Burnuma yapıştırdığım nane yağını masaya koyup bana gösterdiği turuncu etiketli kahverengi cam küçük şişeye korkuyla bakıyorum.

“Uyanınca yogaya gitmeden önce kahve içiyorsun ya, o kahveyi içmek yerine bundan beş damla yutarsan hem kahve ihtiyacın azalır, hem enerjin yerine gelir, hem zihnin sessizleşir, hem de iç organların temiz kalır. Yoga yaparken iç organların kafeini sindirmeye çalışarak yorulmaz.”

Daha neler! Bu beş damla benim kahvemin yerini tutar mı? Sabah sabah yağ mı yutacağım? Allah muhafaza! Midem bulanır benim. Vallahi ders verirken kusarım sonra. Hem uyanamam ki. Artık ne itirazlar, ne itirazlar…

Bey gülerek bakıyor bana. Tamam tuzağa düştüm. Hepimizin düştüğü tuzağa ben de düştüm. Yağlar iyi, güzel, harika; mucize sonuçlar da veriyor ama benden alışkanlıklarımı kırmamı bekleme! Tuzağın adı bu. İnsanların doğal yöntemlerle şifaya yönelmemelerinin başlıca sebebi de bu tuzak işte. Alışkanlıklarını bırakmak istememeleri.

Peki tamam. Teslim bayrağını çekiyorum.

“Bir hafta denerim, ertesi hafta sabah uyandığımda canım hâlâ kahve çekiyorsa bırakırım.”

Bayrağını çektim ama şartlarımı sıralamadan da edemiyorum. Sanki sabah kahve içmemek bana değil, Bey’e yarayacak. Ey, alışkanlık bağımlısı zihin ne zor bir hayat arkadaşısın sen!

“Bir hafta yetmez. Bağımlılığın kırılması için en azında kırk gün sürdürmen gerekiyor.”

Kırk sabahı kahvesiz geçirmek mi?

Yirmi bir günde uzlaşıyoruz.

Bugün onuncu gün. İlk haftayı anlatıp da şimdi canınızı sıkmayayım. Kolay değildi. Hiç kolay değildi. Dersimden önce yaptığım kendi yogam ve sonra verdiğim ders beş saniyede bir kahve hayalleri ile bölündü. Yorgunluğum geçmedi, kafam kazan gibi kaynadı durdu. Dersimi ortasında bırakıp, üzerinde oturduğum battaniyeme kıvrılıp yatmak, uyumak istedim. Çıkışta hemen kendimi kahveye attım. (Anlaşmamız sadece yoga öncesi kahvesi içindi, sonrası için bir şey konuşmamıştık. Ben de içtim.) Sonra bugün (onuncu gün) sabah kendi yogamı yaparken baktım bir hafiflik, bir boşluk bir hoşluk yayılmış içime. Karnım yumuşacık, nefes verirken omurgama kadar bütün iç organlarımı hissediyorum. Onlar da yumuşaklar. Kafam dağınık değil, dingin, bacaklarım tapınak kolonları gibi güçlü, nefesim rahat bir ritimde akıyor. Ders başlayınca ağzımdan inciler dökülüyor, kanallar açılmış.

Çıkışta kahveye koşacağıma eve dönmeye karar verdim. (Bu bir ilk!) Bey’le ikimize şöyle güzel bir kahvaltı hazırlayayım, uzun uzun oturup yiyelim. Domates, zeytin, salatalık, avokado, belki kara lahana da kaynatırım. Paraya kıyıp tütsülenmiş somon da alsam mı? Çay demleriz. Alışkanlık bağımlısı zihinden hemen itirazlar tüttü. Ne diyorsun ya? Kahve içmeye gidelim. Albina Press’e, Fresh Pot’a, hep gittiğimiz kahvelere gidelim, orada kitap okuyalım, yazı yazalım, epostalarımıza bakıp, feysbukda boy gösterelim, glutensiz kurabiye yiyelim. (Bağırsak tıkanmalarına birebir!)

“Of” dedim, “hep aynı hep aynı, sen hiç sıkılmazsın be zihin? Eve gidiyoruz işte. Kahve değil, çay içeceğiz. Canım çay istiyor, duymuyor musun?”

Bey beni erkenden evde görünce çok sevindi. Eve dönme hikâyemi dinleyince daha da sevindi.

“Doğal yöntemlerle şifa, sağlık, güç bulabilmen için biraz sabırlı olman gerekiyor, anlıyorsun değil mi? İnat değil, sebat edersen özü, ödülü çıkıyor bitkilerin. Çabuk ve geçici tedavi değil, uzun soluklu şifadan bahsediyorum. Şimdiiii, söyle bakalım, deneyini kırk güne tamamlamaya niyetli misin?”

Niyetliyim. O boşluğu, hoşluğu, gücü hissettim ya bir şevk geldi. Tabii biliyorum aynı ödülü yarın hissetmeyebilirim ama bir gün tekrar hissedeceğim. Zararlı alışkanlıkların kırılmasını sağlayan şey korku değil, zevk imiş. Sigara bağımlıları sigaranın ciğerlerine ne ettiğini bilmiyorlar mı? Tabii ki biliyorlar ama korku yetmiyor bırakmaya. Bir zevkten vazgeçebilmek için onun yerine koyacak başka bir zevk lazım. Yogaya başlayıp da sigarayı bırakan insanlar mesela, kendilerini zorladıkları için değil, nefes almanın zevkini keşfettikleri için alışkanlıklarından vazgeçebiliyorlar.

Ama zevk öyle pat diye gelmiyor. Hele sevdiğimiz, alıştığımız, (hadi kabul et) bağımlısı olduğumuz şeyleri bırakıp da onların yerine yadırgadığımız yenilikleri koyarken yeninin ödülünü öyle hemen alamıyoruz. Cesaretimiz de o noktada kırılıyor zaten. Ödül için kırk gün kırk gece değilse bile bizim Bey’in önerdiği gibi yirmi bir gün denemek gerek yeni şeyi. Zihin tanımadığı yeniliklere direnir. Cins cins hikâyeler anlatır yeninin neden işe yaramayacağına dair. Hikâyelerini kişinin kendine dair inançlarından yola çıkarak dallandırır, budaklandırır. Kişinin kendine dair inançları (Ay ben hayatta yapamam. Ben öyle bir insan değilim. Disiplinli değilim, sabah insanı değilim, ay ben unlu mamulleri yemezsem ölürüm, hiç doymam, şekerim düşer, bayılırım, daha neler neler neler) önce düşünceye, oradan duyguya ve duygudan da davranışa dönüşüyor.

Formül şöyle: Kendimize dair inanç-düşünce-duygu-davranış.

Örnek olarak diyelim ki kendimize dair şöyle bir inancımız var:

Ben başarısız bir insanım.

Bu inanç bize ana-babamızdan gelmiş; okulda, işte, ilişkide pekişmiş olabilir. Hatta o inancı o kadar benimsemişizdir ki, mutsuzluklarımızın bu inancın etrafında katman katman örülen ağlardan kaynaklandığını kendimiz de artık unutmuşuzdur (ya da hiç bilmemişizdir). Bu inançtan doğan düşünce, “Ben başladığım bir şeyi asla bitiremem” olabilir. Bu düşüncenin etrafına duygu ağları sarılır. Bıkkınlık, yenilgi, üzüntü, hayal kırıklığı, öfke. Ve duygunun sonucunda davranış şekillenir. Vazgeçmek, boş vermek, terk etmek vs. Bu döngü döner döner yine o ilk inancı besler. Ben başarısız bir insanım. Başka bir senaryoda yine aynı adımlar başka hikâyeler ve oyuncularla tekrarlanır.

Ta ki o en baştaki inancı fark edip, çaktırmadan bize durmadan o inancı fısıldayan iç sese “Yok ya!” diyebilene kadar.

Yeni ufuklara doğru yol almaz, yadırgadığımız şeyleri denemeye yanaşmaz, ışığını, gücünü hayata bakış tarzını takdir ettiğimiz insanların önerilerini, “İyi güzel söylüyorsun da bana uymaz bunlar yaaa” diye diye pas geçersek ne olur biliyor musunuz?

Yaşlanırız.

Hep aynının döngüsünde kurur gider, hayattan çok fena bezeriz.

İhtiyarlarız.

Değişim, dönüşüm öyle işini, eşini, yurdunu bırakıp gidebilmekle ilgili bir şey değil. Nice insanlar gördüm her şeylerini arkalarında bırakıp dünyanın bir ucuna gitmişler, hâlâ sabah kahvaltısında peynir yiyemediler diye moralleri bozuluyor; etraflarındaki insanlara hayatı zehir ediyorlar. Ve yine nice insanlar gördüm aynı evde, aynı işte kalmışlar ama oturdukları yerde öyle bir kabuk değiştirmişler, öyle güzelleşip hafiflemişler ki sokakta rastlayınca “Acaba o mu?” diye düşünüyorsunuz.

Değişim böyle bir şey. Küçük şeylerde gizli. Küçük şeyler küçük küçük değiştirerek başlıyor. Bazen küçük bir şişede. On gün deneyeyim, yirmi bir gün, belki kırk gün. Bizim Bey’in sözleriyle oynayarak sabahları banyoda bana söylediği John Lennon şarkısında dediği gibi:

All we are saying is
Let’s give NEW a chance.

Bütün söylediğim Yeni’ye bir şans verin!

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/yeniye-bir-sans-ver/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/yeniye-bir-sans-ver/" data-text="Yeniye Bir Şans Ver" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/yeniye-bir-sans-ver/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>İstanbul doğumlu yazar, Hatha Yoga öğrencisi ve eğitmeni, sosyolog, Prof. Macit Gökberk’in ilk torunu ve tanıdığı veya tanımadığı pek çok kişi için ilham kaynağı olan, kendini belli bir coğrafyaya ait hissetmeyen bir dünya vatandaşı. Defne Suman&#8217;ın, insan doğasına olan ilgisi ve insanın derinliklerini keşfetme ihtiyacı, onu, Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü&#8217;nde yüksek lisans eğitimini tamamlamaya kadar getirdi. Bir adım ötede Amerika&#8217;nın prestijli bir üniversitesinde doktora yapmak yatarken, o yeni bir yol seçerek akademisyenliği bırakıp yola çıktı. </p> <p>2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek Zhander Remete’nin rehberliğinde yoga öğreniyor ve öğretiyor. Atina, İstanbul ve Oregon’da soluklanıyor. Çocukluk yıllarından beri okuma ve yazma ile haşır neşir olan Defne on üç yaşından sonra yazılarını gözlerden uzak tutmaya karar verdi. Okur ile buluşması ise maneviyatın izinde iç dünyasını keşfettiği yıllarına denk gelir. Kendi deyimiyle “üzerine sinmiş tecrübelerin merceğinden bakıp da gördüğü insana, topluma, yaşama dair” yazıyor. En büyük ilham kaynağı sahici olana karşı duyduğu merak ve başlıca tatmin alanı da hakikati ifade etmenin insanları birbirine bağlayan eşsiz tabiatı.</p> <p>İlk kitabı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/mavi-orman/" target="_blank">Mavi Orman</a> Şubat 2011’de Kuraldışı yayınevinden çıktı. Mavi Orman&#8217;ı, 2013&#8217;te ilk romanı <a href="https://www.kuraldisi.com/bookstore-yayin/roman/saklambac/" target="_blank">Saklambaç</a> izledi ve Yunanistan’da ve Türkiye’de aynı anda çıkacak olan yeni romanı Emanet Zaman ise tarihin bambaşka bir penceresinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki İzmir’inden yine insana bakıyor, bütün sevinçleri, kederleri ve çaresizliği içinde insanı anlamaya çalışıyor.</p>