Biliyorum, siz de tıpkı benim gibi sokakta yürürken kese kâğıtlarını bile okuyan çocuklardandınız. Bizim gözlerimiz hep açıktır. Sormayı hep severiz. Öyle ki karşımızdaki insanlar on dakikada baygınlık geçirir bazen sorularımızdan. Konuşmayı da çok severiz. Dilimizin kemiği hiç olmadı… Kim bilir bu yüzden başımızı kaç kez derde soktuk?

Biliyorum, çünkü ben sizi tanıyorum… Sistemin içinde kişiliğinizi kaybetmenin size göre olmadığını, her mecliste birazcık dışlandığınızı, beş ayrı koldan düşünüp verdiğiniz karardan asla dönmediğinizi biliyorum; korkmadığınızı, çekinmediğinizi, uzun hesaplar yapmadığınızı da… Bu hallerinizi pek beğenmediğinizi bile biliyorum.

Biz birbirimize çok benziyoruz. Bu yüzden çok sevdik birbirimizi.

Ufkumuz aynı noktada, pencerelerimiz farklı sadece. Ben gittim, tarımı seçtim kendime. Birazcık lezzet paylaşımı fikri, birazcık birlikte yaşadığım insanlara kazanç kapısı açma düşü, birazcık da gırgır şamata… Yola çıkışım böyle idi. Fakat günden güne sordukça, öğrendikçe, anladıkça işin rengi değişti. Benim için fazlasıyla değişti. Misyon yüklenmek benim gibi bir anarşiste göre değildi ama oldu. Bu bir mecburiyet oldu.

Gıda sisteminin ve tarımsal üretimin çarkları acımasız. Çok acımasız. Sistem, tüketiciye asla acımıyor. Artık bunu az çok herkes biliyor. Bir de üretici tarafı var, bu yüzdeki acımasızlığı da dürüstçe üretim yapmak isteyenler çok iyi biliyor. Bu sektörde para kazanmak mı istiyorsunuz? Sürüm sürüm sürünen üreticinin elinden malı 3’e alıp tüketiciye 300’e satacaksınız. Vicdan, esnaf ahlakı, empati falan aramayın. Her şey bu denklem üzerine kurulu. Çarklar denklemin mantığı ile kusursuz bir gezegen sistemi gibi dizilmiş…

Çiftçi hormonsuz, ilaçsız üretim yapamıyor. Çünkü tüccar zaten kilo başına bedavadan hallice alıyor mahsulü. Tüketici deseniz bir tane sineğe, bir tane kurda, kuş deliğine tahammülü yok. Mecburen birbirinden tehlikeli donanımlar ile üretim yapılıyor. Bu sistemde hem üreten, hem tüketen kaybediyor. Kazanan sadece aracılar oluyor.

Bu düzeni, bu sistemi anlatmak, eleştirmek, ”doğrusu da var” örneğini var etmek, göstermek bana yetmiyor artık. Bu halkayı kırmazsam yuh olsun bana.

Memleketimizi kendi kültürü ile tanıtmak, geçmişimizin altını çizmek, bağlarımızı kopartmadan geleceğe taşıyabilmek, arşivlere, belleklere kazıyabilmek… Batı’da iken Doğu’ya; Doğu’da iken Batı’ya sevdalananları buluşturmak…

Kültürel kirlenmeye, hepimizi pençesine alan yoğun propagandaya, reklamlara, aslı yozlaşma olan çarpıtılmış modernleşme kavramına dur diyebilmek… Usta, özenli ellere; evlere, çiftçiye, toprağa sahip çıkmak… Hem ”benim” hem ”bizim” diyebilmek adına çırpınmak, öncü girişimlerde bulunmak…

Daha yapacak çok işimiz var.

Sofradan toprağa, aileden okula; kişiliğimizi, benliğimizi koruyamazsak kendi toprağımızda birer zavallı olarak yitip gideceğiz. Her koldan verilecek bir savaş bu.

Kars’a sıkça gidip geliyorum şu günlerde. Doğu’nun yoksulluğunda, doğanın görkemli gerçekliğinde pırıl pırıl gönülleri aramak, bulmak, sofrada ekmeğimi paylaşmak beni hiç olmadığı kadar zenginleştirdi. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar varsıl olduğumu anımsamıyorum.

Nazilli yaşamayı seçtiğim, Kars ise köklerimin ait olduğu toprak. Şimdi her ikisine de hem ”benim”, hem ”bizim” diyebilmenin gururunu yaşıyorum. Memleketini gönülden seven yüzlerce, belki de binlerce insana göç etmeden, sistemin içinde eriyip gitmeden, en iyi bildikleri işi yaparak kazanabilmenin yolunu açacağız. Nazilli’de tek başıma becerebildim bu devrimi gerçekleştirmeyi. Şimdi Kars’ta, sevgili dostum ile birlikte aynı manifestonun, aynı devrimin peşindeyiz… Fakat bu kez daha büyük, daha kapsayıcı ve sarsıcı olacak.

Heyecanımın sınırı yok. Hem ”benim”, hem ”bizim” diyebilmek adına, bir ayağım Nazilli’de, diğeri Kars’ta artık. Nazilli ve Kars’ta başarılmış ve başarılacak her işi, anlatılan her hikâyeyi, yapılan ve yapılacak her çalışmayı Bitlis’ten Tunceli’ye, Adıyaman’dan Hatay’a, Samsun’dan Mersin’e yayabilme hayali önümde; elbette…

 

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/yuh-olsun/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/yuh-olsun/" data-text="Yuh Olsun!" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/yuh-olsun/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p> <div class="tippy" data-title="Kimdir?" data-showheader="true" data-headertitle="Pınar Kaftancıoğlu" data-width="700" data-height="500" data-anchor="#tippy_tip0_8484_anchor"> &lt;div class=&quot;social4i&quot; style=&quot;height:82px;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;social4in&quot; style=&quot;height:82px;float: left;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;socialicons s4twitter&quot; style=&quot;float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px&quot;&gt;&lt;a href=&quot;https://twitter.com/share&quot; data-url=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/yuh-olsun/&quot; data-counturl=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/yuh-olsun/&quot; data-text=&quot;Yuh Olsun!&quot; class=&quot;twitter-share-button&quot; data-count=&quot;vertical&quot; data-via=&quot;&quot;&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt; &lt;div class=&quot;socialicons s4fblike&quot; style=&quot;float:left;margin-right: 10px;&quot;&gt; &lt;div class=&quot;fb-like&quot; data-href=&quot;https://dergi.kuraldisi.com/yuh-olsun/&quot; data-send=&quot;true&quot; data-layout=&quot;box_count&quot; data-width=&quot;55&quot; data-height=&quot;62&quot; data-show-faces=&quot;false&quot;&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;div style=&quot;clear:both&quot;&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt; &lt;p&gt;1997 yılında, &ccedil;ok sevdiği Ege&rsquo;ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. &Ouml;nce Kuşadası&rsquo;nda ge&ccedil;en birka&ccedil; yıl, ardından Aydın-Nazilli&rsquo;de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Nazilli&rsquo;de anadan kalma bakımsız araziyle birka&ccedil; zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı &ccedil;iftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye &ccedil;ekid&uuml;zen veriyor. Tarlalar s&uuml;r&uuml;l&uuml;yor, k&ouml;ydeki ineklerin dışkılarıyla g&uuml;breleme yapılıyor, dağ k&ouml;ylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ve tarlalarda ilk &uuml;r&uuml;nler &ccedil;ıkmaya başlıyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&ldquo;Kızım, İpek artık Milupa&rsquo;nın &lsquo;organik&rsquo; etiketli kavanozlarına mahk&ucirc;m değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin s&uuml;tleri ve o s&uuml;tlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bah&ccedil;enin sağından solundan, &ccedil;oğu zaman da tavuklarımın folluğa &ccedil;evirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bah&ccedil;enin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını &ouml;ğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, ger&ccedil;ek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havu&ccedil;lar, marullar, fasulyeler, b&ouml;r&uuml;lceler&amp;#8230;&rdquo;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İpek Hanım &Ccedil;iftliği b&ouml;yle kuruluyor.&lt;/p&gt; </div>