9 Aralık Cuma benim için çok özel bir gün oldu. Oğlumun güzel kızı “Mavi” dünyaya geldi. Ben de kırk üçüncü yaşımda babaanne olmuş oldum.

Dün maaile toplandık hastanede. Ağlama, sarılma, tebrik fasıllarının ardından gerginliğimi atmak için hastane kafeteryasına indim. Çocuklar, aileler, hastalar… Pek çok insanla bir saat içinde laklak yapabilme kapasiteme şükürler olsun ki herkesin derdini anladım. Bu dert, şimdi gelinim Melike’nin de derdi oldu. “Bu çocuk ne yiyecek? Ne yemeyecek?”

Aslında tüm anne babalar içten içe biliyor bu sorunun yanıtını. Ancak o disiplini evde, sokakta, okulda kurmakta zorlanıyorlar. Açıkçası ben buna anlam veremiyorum. Benim evimde İpek’in önüne ne koyarsak onu yer. Başka bir seçeneği yok. Çok, çok cızırdarsa o yemeği allar pullar, imajını değiştirir ama illa ki yediririm. Asla balık yemezdi mesela… Etleri didikledik, balık köftesi, balık çorbası derken şimdi en büyük balık hayranlarından biri oldu. Öyle ki o yanımızda yokken Ege’nin kıyı ilçelerine geziye bile gidemiyoruz artık. “Benden gizli balık mı yiyorlar?” diye düşünüyor kızım. Tam komedi…

Ispanak yemezdi. Ispanağı böreğin içinde yedirmeye başladık. Sonra yumurtalı ıspanağa geçiş yaptık. Derken şu klasik, pirinçli ıspanak yemeğini iştahla, afiyetle yemeye başladı.

Bazen kolay oluyor, bazen zor… İlla ki bir çözüm bulunuyor evde. Tehlike “dışarıda.”

Muhteşem bir mutfak kültürümüz, yüzlerce çeşit yemeğimiz var. Böyle bir şansa sahip çocuklarımız var. Buna karşın televizyonda dönen reklamlarla fastfood çocukların aklını çeliyor. Sonra da hakikaten pençesine alıyor…

Yemek sunarken tek amaç çocuklara bir şeyler yedirmek, onları doyurmak olmamalı; onları doğru besleyerek sağlıklı büyütmek, güzel bir yemek kültürü aşılamak olmalı. Çeşit sunmalıyız onlara. Her besin grubundan yiyecek getirmeliyiz önlerine. Kendi annemizin, anneannemizin yaptığı gibi kemik suyuna kerevizli bir kış çorbası hazırlamak çok kolay. Hele şu rondolar çıktıktan sonra hiç olmadığı kadar kolay. Ne gerek var, “zaman yok” diye hazır çorbaya, bulyonlara falan…

Biz çocukken annemiz ufacık bir kıymadan üç tane olsun köfte yapardı. Sofrada bir çorba, ana yemek, makarna-pilav, salata ve turşu olmayan gün hatırlamam. Bazılarını pek sevmediğimi hatırlarım da yemediğimi hatırlamam; annemin eline aldığı terlik sağ olsun. Kereviz yemedim diye sopa yemişliğim vardır ama çok şükür o sopalar hiçbir psikolojik iz falan bırakmadı bende. Her meyvenin, her sebzenin besin değerini, önemini öğrenerek yetiştik. Yeşil yapraklılar yeşili ölmeyecek kadar pişirildi, meyveler sıkıldıktan bir dakika sonra mutlaka bardaklarımız bitti mi diye kontrol edildi. Yemeğe rendelenen domatesten bir çay bardağı domates suyu tutuşturuldu elimize.

Elimizde zeytin, peynir, ekmek, domates ile akşama kadar koşturduk sokakta. Hiç bitmedi enerjimiz, hiç hasta olmadık. Bırakın hasta olmayı; koştururken sırtımızı, dizimizi, ellerimizi kesip kanatırdık; iki güne hiçbir şey kalmaz, iyileşirdi.

Bizim için bu kadar koşturan annem bir ev hanımı falan da değildi. Sabahtan akşama kadar okula giden, bütün gecesini öğrencilerinin sınav kâğıtlarını değerlendirerek ve ertesi gün anlatacağı konuları hazırlayarak geçiren bir edebiyat öğretmeni idi. Şimdi düşününce hayret ediyorum içindeki sorumluluk duygusuna. Bir gün, bir saat olsa ihmal edilmedik biz.

Coca Cola neymiş, gazozun tadı nasılmış on beş yaşımızda ancak öğrendik. Bundan ki, sonra içtiysek de sevmedik. Öğrendiğimiz, bildiğimiz ne varsa, ne kadar alışkanlığımız, hayata nasıl bir bakışımız… Hepsi ailemizden geliyor. Çocuklarımız zeki olsun, uzun boylu olsun istiyoruz. Hastalanacaklar, obez olacaklar diye ödümüz kopuyor. Önce siz bırakacaksınız o halde tüm kötü beslenme alışkanlıklarını. Her akşam bir sofra kuracaksınız mutlaka, mutfağa sokacaksınız çocuğunuzu; koklayarak, tadarak, görerek öğrenecek yemeklerin hazırlanışını. Ne yediğini bilecek, sormayı öğrenecek, bilmediği şeyi yemekten uzak duracak.

Margarinden, cipsten, gazlı içeceklerden, hazır meyveli yoğurtlardan, pudinglerden, ketçap mayonezden önce kendiniz uzak durmalısınız. Evinde bunları görmeden yetişen bir çocuk dışarıda gördüğünde, merak eder, size sorar, güzelce açıklarsınız tehlikesini, zararını… Uzak durur. Yıllarca güzel bir yemek kültürü ile yetişmiş çocuk mutlaka uzak durur.

Bütün çocuklar neşeli bir sunum ile her şeyi yer. Kalabalık aile sofralarında iştahları açılır. O gün mutfakta annesi ile bir şeyler hazırlamışsa; ne bileyim salatayı doğramış ya da hamuru çırpmışlarsa birlikte diğer yemeklere de daha bir sıcak bakar. Sever, ister. En azından dener. Yaratıcı tarifler bulun, uygulayın. Sonra arkadaşları ile yaptığı kahvaltılara, doğum günlerine bu yemekleri dahil edin. “Hayatta yemez” dediğiniz şeyleri nasıl iştahla yediğini görüp hayret edeceksiniz. “Yiyorum Büyüyorum” internet sitesi bu yaratıcı tarifler için harika bir kaynak olabilir. Zümrüt Özkan’ın yaptığı her şeye bayılırım uzun zamandır. Kendisi beni bilmezken ben onu bilirdim. O yemekleri yemeyecek çocuğa şaşarım vallahi…

Bir dönem “Aman yumurtadan uzak durun, kolesterolünüz tavan yapar yoksa!” denirdi. Bakıyordum etrafıma, her sabah tavaya dört göz yumurta kırıp üç kaşık da tereyağı atan teyzem sekseninci yaşına biraz kilolu girmiş olmakla birlikte kalp krizi falan geçirmiyor… Tüketmeye hiç ara vermedim.

Sonra sonra bilim insanları da yumurtanın kolesterolü yükseltici bir şey olmadığını söylediler, benim yarı bilimsel, teyzem-ölmediyse-sağlıklıdır teorim de tutmuş oldu. Ama önemli bir şey vardı, teyzem besi çiftliği yumurtası falan yemezdi. Bahsettikleri kolesterol yükseltmeyen yumurta da döllenmiş yumurtaydı.

Tıpta uzun zamandır kullanılan, özellikle son dönemlerde kanseri tedavi etme çalışmalarında adını sıkça duyuran lesitin diye bir madde var. Bu madde döllenmiş yumurtanın sarısında bulunuyor. Zaten adı da Yunancada yumurta sarısından geliyor. Yumurta döllendiğinde ortaya çıkıyor. Yumurta sarısındaki yüksek kolesterolü düşürüyor, vücuttaki kolesterol dengesini sağlıyor, bağırsak sorunlarından kurtulmayı sağlıyor. Sağlıyor da sağlıyor…

Marketlerde satılan yumurtalarda var mı? Yok. Çünkü besi çiftliklerinde yumurta tavukları ile horozlar ayrıldığı için çiftleşme, döllenme mümkün değil. Özel bir sebebi var elbette… Döllenmemiş yumurtanın raf ömrü uzun. Çok uzun… Oysa yumurta döllendiği andan itibaren içinde yaşam başlıyor ve en fazla on gün içinde bozuluyor.

Marketlerde köy yumurtası diye sattıkları şeyler var. Bir sepet samanla doldurulup içine yumurtalar dizilince onlar köy yumurtası oluyor otomatik olarak. Ama işin tuhafı bunlar bir de ayrılmış. “Turuncu köy yumurtası” var, hemen yanında “sarı köy yumurtası” var, “çift sarılı köy yumurtası” var, biraz daha pahalı bu… Bakıyorsunuz, döllenmemiş yumurta çoğu. Serbest gezen tavuklardan geldiği söyleniyor da köyde serbest gezen tavuğun bir horozun tecavüzünden kaçma ihtimali yok. En fazla beş dakika dolanabilir serbest serbest… (Benim pek çok tavuğumun adı Fatmagül bu arada.)

O satılan yumurtaların çoğunun gerçek bir yumurta ile ilgisi yok. Bildiğiniz fenni çiftlik yumurtası. Beyaz dışında bir renge sahip olmaları da bir şeyin göstergesi değil artık maalesef. Yemlerle, ilaçlarla kolayca müdahale edilebiliyor yumurtaların renklerine. Bakmanız, dikkat etmeniz gereken yumurtanın döllenmiş olup olmadığı…

Bunu anlamak dikkatli gözler için çok kolay aslında. Döllenmiş yumurtalarda horozun sperminden küçük, siyah bir benek olur yumurtanın içinde. Kırdığınızda küçücük de olsa biraz dikkatli bakarsanız bu beneği görürsünüz. O beneği gördüğünüz yumurtayı dilediğiniz gibi tüketin işte.

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;padding-bottom:7px"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/bu-cocuk-ne-yiyecek/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/bu-cocuk-ne-yiyecek/" data-text="Bu Çocuk Ne Yiyecek?" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/bu-cocuk-ne-yiyecek/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>1997 yılında, çok sevdiği Ege’ye yerleşiyor Pınar Kaftancıoğlu. Önce Kuşadası’nda geçen birkaç yıl, ardından Aydın-Nazilli’de bir doğal kaynak suyu fabrikasını işletme, kızının doğumu, işlerin stresinden bunalıp fabrikayı devretme derken otuzlu yaşlarının sonunda emekliliğini ilan ediyor!</p> <p>Nazilli’de anadan kalma bakımsız araziyle birkaç zeytinliğini ıslah edip şu an yaşadığı çiftlik evini inşa ettirmeye karar veriyor. Komşuların yardımıyla yaylalardaki irili ufaklı araziye çekidüzen veriyor. Tarlalar sürülüyor, köydeki ineklerin dışkılarıyla gübreleme yapılıyor, dağ köylerinden hediye gelen fidanlarla tohumlar ekilip dikiliyor.</p> <p>Ve tarlalarda ilk ürünler çıkmaya başlıyor.</p> <p>“Kızım, İpek artık Milupa’nın ‘organik’ etiketli kavanozlarına mahkûm değildi. Kahvaltı masamızda hepsine isim koyduğum ineklerin sütleri ve o sütlerden yaptırdığım peynirler vardı. Ekmeği marketten almıyor, kendi fırınımda yapıyordum. Yumurtalar bahçenin sağından solundan, çoğu zaman da tavuklarımın folluğa çevirdiği ayakkabılıktan toplanıyordu. Zeytinden ve zeytinyağından bol şeyimiz yoktu. Bahçenin orasında burasında kendiliğinden yetişen otların her birinin bir adı olduğunu ve neredeyse hepsinden enfes yemekler yapıldığını öğreniyordum. Yılladır marketten aldığım kırmızı şeylerin, gerçek bir domates ile alakası olmadığını anladım. Havuçlar, marullar, fasulyeler, börülceler&#8230;”</p> <p>İpek Hanım Çiftliği böyle kuruluyor.</p>