Bunlar benim başıma gelemez!

Gelemez! Çünkü ben olumlu düşünen bir insanım, doğalım, sevgi doluyum. Pozitif düşüncenin gücünden mütevellit bana hiçbir şey olmaz.

Oldu. Çok da fena oldu. Oğlum doğdu, bana vermediler. Dokundurtmadılar. Koklatmadılar. Göstermediler!

Biraz geri saralım.

Kadın doğumcum ile ilk tanışmama dönelim. Ben, araştırmacı, ilgili, bilgili, biraz da burnu havada taze bir hamile olarak doktorumun karşısına dikildim: Benim doğumum doğal doğum olacak, doğum planıma harfiyen uyulacak, bebeğe aşı yapılmayacak, gereksiz müdahale olmayacak!

Mümkün olsa doktoruma sen hatta bana hiç dokunma, ben dağlarda bir doğurup geleceğim diye beyanat vereceğim.

Hamilelik ilerleyip de Atlas oğlanın iri olduğu, üstelik de aritmisi olduğu gözlemlenince doktorum sezaryen yapılması gerektiğini söyledi. Ben doktor doktor gezdim; ağlayacağım, yahu nasıl olur, ben doğurabilirim diye planlar yapmaya başladım. Tıp mı beni kandırıyor, ben mi kendimi kandırıyorum? Karar veremiyorum. Okuyorum, soruyorum, soruşturuyorum, kendime destek bulamıyorum.

Nihayet tam hayallerimdeki doktoru buldum: Antep’te yıllarca doktorluk yapmış, doğal doğuma ve doğal metotlara çok inanan, nefis bir kadın doğumcu. Onunla konuştum, bana söylenenleri bir bir anlattım. O da sezaryen önerince, dünya başıma yıkılsa da, kabulleniş yoluna çıktım. Yoluma çıkan engelin çevresinden dolaşmaya karar verdim.

Doğum planımı sezaryene göre değiştirdim, ameliyathanede benim doğum için hazırladığım CD çalınacak, huzur içinde yavaş yavaş gerçekleştirilen bir operasyon olacak. Aşı yapılmayacak. Sakinlikle, huzurla kucaklayacağım oğlumu. Hemen emzireceğim. Operasyon bitimine kadar göz göze olacağız, kucak kucağa. Bunları kendime söyleye söyleye doğum tarihine kadar geldim.

Operasyon günü sabah erkenden girdik hastaneye. Can dostlarım, kocam, kayınvalidem, kıkırdayarak, resimler çektirerek girdik hastaneye.

Doğumhane yoluna gidene kadar sürdü keyfimiz. Ama doğumhane yolunda öyle bir prosedür var ki sanki mezbahaya gönderiyorlar. Üzerimde yeşiller, kıçım açıkta, sedyeye yatıyorum. İki nursuz karakter yatağı iteliyor. Tepedeki flüoresanları saya saya, yatalak bir pozisyonda giriyorsun odaya; moral sıfırlanıyor. Şuraya hep beraber yürüsek ne olur yani? Sonra epidural, bele sokulan iğne, bir tane de eline damar yolu. Sevimsizlik diz boyu. Neyse ki uyuşunca ne gam kalıyor ne keder.

Doğum odasında, operasyon öncesi yarı belim uyuşturulmuş, çekilmiş bir perdenin arkasında uzanıyorum. Cıvıl cıvıl neşeli bir doktorum var, benimle sanki bir yaz günü şezlonglara uzanmışız da sohbet ediyormuşuz gibi konuşuyor. Ben kendimi Por Una Cabezanın tatlı ritmine bırakmışım, keyfim yerinde. Sakince gözlerimi kapıyorum, doktorumun cıvıltılı sesine bırakıyorum kendimi. O hem konuşuyor hem de bir şeyler yapıyor. Hiç umursamıyorum.

Atlas Alanis Morisette – Utopia’da doğdu. Bir koca oğlan – Tam 4,5 kilo! Yahu ben bunu nasıl taşımışım içimde? Merak ediyorum. O kadar mutluyum ki! Gözlerim yaşarıyor; hemen verin diyorum onu bana ağzım kulaklarımda. Burnum yanıyor kokusunu merak ediyorum. Dudaklarım huzursuz bir an önce ilk öpücüğünü vermek istiyorum ona. Güvende olduğunu bilsin istiyorum, nihayet vardı ailemize, bize. Ona çok iyi bakacağımızı bilmesini istiyorum, hissetmesini. Oğlumu bana vermeleri için birkaç kez sesleniyorum.

Yanıt vermiyorlar. Tüm doktorlar bebeğimin üzerine eğilmişler. Hiçbir şey göremiyorum. Sadece doktorun sırtı, yemyeşil ve kambur. Sırtından çirkin bir deve benziyor. Yeşil bir dev oğlumun üzerine eğilmiş, anlayamadığım bir şeyler yapıyor, çıt çıkarmıyor.

Neden sonra zamanın geçtiğini fark ediyorum. Elim onlara doğru uzanmış, gözüm o yeşil, uçsuz bucaksız sırtta kitli, oda sessiz. Ela’dan hatırlıyorum, hemen çat pat hallediyorlar işlerini. Atlasta oyalanıyorlar. Ellerini ağır buluyorum, kızıyorum. Bir şeylerin yanlış gidiyor olabileceğine dair kırmızı bir bayrak dalgalanıyor içimden, sanki çok derinlerde biri bir uyarı fişeği atıyor. Bastırıyorum. Umursamıyorum, her şey yolunda diye sesleniyorum kendime, elleri ağır bu adamların.

Müzik değişiyor ama ben artık ne çaldığını bilmiyorum.

Benim doktorumun sessizliğini fark ediyorum, yazlıkta şezlongda uzanmıyoruz artık. Ben bir ameliyat masasındayım, çıplağım. Beni kesip biçiyorlar.

Bir şeyler yanlış! Yanlış!

Neden sonra yeşil dev, oğlumu bana getiriyor. Gözleri açık. Onun kokusunu içime çekiyorum. Burnunu burnuma sürtüyorum. Tüm kötü hisler kayboluyor, bir buhar gibi havaya karışıyorlar. Huzur kaplıyor içimi. Tamam. Her şey yolunda. Mis gibi kokan bir çocuğum var yani, daha ne. Oğlanı yanıma verin diyorum, aaa annesi çok yorgun şimdi odada görüşürsünüz diyor. Of! Böyle anlaşmamıştık!

Neyse sabır diyorum. Bekliyoruz. İşlemler tamam. Odaya götürülüyorum. Atlası emzireceğim. Herkes başına üşüşmüştür şimdi. Çekilsinler bakalım, anası geliyor yahu!
Ama oda boş. Ne beşik ne de bir dost. Bomboş. Kocam uzaklarda birilerine bağırıyor.
Neler olduğunu anlayamıyorum.

Ve doktorun gelmesiyle kâbus başlıyor: Atlas yoğun bakımda! Oda atmosferine uyum sağlayamamış. O yüzden tek başına kalması gerekiyormuş. Bunun sezaryen bebeklerinde yüzde yirmiye varan oranda gerçekleştiğini öğrenmeme daha iki hafta var, o yüzden bağırıp çağırmıyorum. Dünyada sadece benim oğlumun başına geliyor zannediyorum. Ağlıyorum. Öğrendiğimde içimi ateşler basacak, sinirden kıpkırmızı olacağım. Ama orada, o boş odada, sadece üzgünüm, biraz da suçlu hissediyorum, sinik. Bir yapamamışlık hâkim sanki odaya. Bir çocuğu da doğuramadın, diye bakıyor gözler bana. Öyle düşünüyorum, üzgün ve suçlu hissediyorum

Hani ilk aşk gibi, ilk tanışma gibi gerçekleşecek olan ilk emzirme? Soğuk bir emzirme cihazı geliyor ipek tenli oğlum yerine.
Hani aşı yaptırmaya kıyamadığım bir tanecik çocuğum? Damar yolunu açıyorlar bebeğimin, eli kadar serum takılıyor. Acıyor, içimde hissediyorum. Canı acıyor. Hani ilk temaslar, dokunmanın önemi? Ben öpecektim onun kıvrık dudaklarını. Ben koklayacaktım kafasını. Kimse dokunmuyor ona. Yalnız yatıyor bu dünyadaki ilk saatlerinde.

Yalvarıyorum yoğun bakım hemşiresine, dokunabilir mi bebeğime? Arada geçerken birazcık sevse? Olur mu? Kadın hükümet gibi, soğuk, uzak, kesin. Olmaz diyor, heyecanlanıyor bebekler, sakin kalmaları için asla dokunmayız.

Bildiğim, oğlum için istediğim her şeyin tersi gerçekleşiyor. Nasıl olur? Nasıl olur? Ben mi çağırdım? Neyi yanlış yaptım? Suçluluk duygusu, üzüntü, endişe, korku, acı hepsi birbirine giriyor. Girdap gibi döne döne bir histen diğerine koşuyorum. Her saniye kendime omuzlarımı indirmemi hatırlatıyorum, yay gibi gerginim, kaskatı oluyorum, açamıyorum bir türlü kendimi.

Üç gün böyle geçiyor. Ama nasıl geçiyor. Nil Gün’ün Stres CD’si var, sürekli onu dinliyorum. Hastane odasında saatleri, dakikaları, saniyeleri sayarken Nil’in sesine odaklanıyorum. Zaman geçiyor. Ben oğluma üçüncü günün sonunda kavuşuyorum.

Meğer ben olumlu düşünmeyi, beni olumsuz her şeyden koruyacağına inandığım bir muska gibi boynumda taşımışım. Arapça bir duayı boynuna sarmaktan daha etkin değil halbuki. Üstelik muska işlemeyince, “Neden ben? Nasıl olur?” diye düşünmekten başı ağrıyor insanın.
Şimdi anlıyorum ki, vaat edilen topraklar olumsuzlukların asla olmayacağı sihirli bir ülke değil. Zorluklarla karşılaştığında güçlü kalabilmek, kendin olmayı, iyi bir insan olmayı koruyabilmek. Devam edebilmek, huzur duyabilmek.

Olumlu düşünce sizi her şeyden koruyan sihirli bir kalkan değil, siz zorlandığınızda önünüzü açan bir fenerdir.

Sevgiler

<div class="social4i" style="height:82px;"> <div class="social4in" style="height:82px;float: left;"> <div class="socialicons s4twitter" style="float:left;margin-right: 10px;"><a href="https://twitter.com/share" data-url="https://dergi.kuraldisi.com/bunlar-benim-basima-gelemez/" data-counturl="https://dergi.kuraldisi.com/bunlar-benim-basima-gelemez/" data-text="Bunlar Benim Başıma Gelemez!" class="twitter-share-button" data-count="vertical" data-via=""></a></div> <div class="socialicons s4fblike" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="fb-like" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/bunlar-benim-basima-gelemez/" data-send="true" data-layout="box_count" data-width="55" data-height="62" data-show-faces="false"></div> </div> <div class="socialicons s4plusone" style="float:left;margin-right: 10px;"> <div class="g-plusone" data-size="tall" data-href="https://dergi.kuraldisi.com/bunlar-benim-basima-gelemez/"></div> </div> </div> <div style="clear:both"></div> </div> <p>Hayatında düşük, planlı bebek, sürpriz bebek yaşamış;<br /> ebeveynlik üzerine okumuş, okumuş <a href="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2016/05/deniz.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-4589" title="deniz" src="https://dergi.kuraldisi.com/wp-content/uploads/sites/4/2016/05/deniz-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>ve biraz daha okumuş;<br /> eğitimlere katılmış, denemiş, bazen harika işler başarmış bazen<br /> eline yüzüne bulaştırmış bir anne.</p> <p>Dokuz Eylül Endüstri Mühendisliğinden mezun olmuş, Amerika&#8217;da MBA mastırı yapmış, Citibank&#8217;ta minik lacivert takım elbisesi ile proje yöneticiliği yapmış sonra da hepsini satıp İzmir&#8217;e kaçmış bir kadın.</p> <p>Bahçe tutkunu, tembel, rahat, kitaplara düşkün, araştırmacı geliştirmeci, doğala düşkün bir meraklı taze.</p> <p>Montessori, yoga, çocuk gelişimi, deneysel psikoloji alanında daimi öğrenci.</p> <p>&nbsp;</p>